Sea me.
WHO IS COMING?
As we entered the new millennium and things got faster on each level, we got paralysed by the changes. Istanbul which never stops transforming for thousands of years, today again tries to change its view, but in a different way. After attracting 15 million people into the city in 40 years, heads of state now changed their mind and want the city centre back. Under the name of ‘Urban Transformation’, gentrification became legal and lower class has to leave their habitat.
In my project i try to witness the contradiction between the public and the VIP culture. ‘Red Carpet’ -which is known by all of us even if we didn’t step on any in our lifetime- says there is someone important coming to the place. Galata is waiting nervously for this ‘important someone’…
*While the photo shooting most of the people asked “who is coming?”, didn’t want to step on the carpet and walked beside it. A few of them made jokes and said “is it for me?” and walked on the carpet.
Seyda Sasmaz
P.s
This video will be exhibited at Tecoah and Thomas Bruce Galleries in 22 October 2012
http://www.cca.edu/calendar/2012/exhibition-locality-global-discourses
Space in Space
aşk. Love.
Self portrait - Light and shadow
Banner for a Eco-friend Publisher
Poster Serie for a Fictional Psychiatry Center
Just a Moment Please
Flipbook project.
Perception - Sex and Violence
Arcade Fire - Suburbs REMIX DUZENLEMESI
REMIX VIDEO
“open source” veya “open content” meselesine temkinli yaklaşmakta fayda
görüyorum. Mesele çok karmaşık ve günümüzde internetin muhteşem bir hızla
dünyayı sarmasının ardından artık düğümleri çözmek çok daha zor.. Bundan 50 yıl
önce, “okumuş” (?) veya aslında tanımı şöyle yapmakta fayda var; “bilgiye
ulaşabilen” kesimin azınlık olmasına bağlı olarak bilgiyi sahiplenmek, altına adını
koymak çok daha kolaydı. Ancak mesele şu an oldukça çetrefilli..
İnsanlık bilgisi, tarih boyunca üstüste kurulan yerleşim bölgeleri gibi; benimsenen
düşüncelerin alınıp, benimsenmeyenlerin dönüşüme uğratılması ile oluşmuş..
Atasözleri gibi doğruluğu su götürmeyen şeyler tutulmuş, ruhun içine işleyen
melodiler anonimleşmiş ve dilden dile günümüze kadar gelmişler. “O melodiyi ben
yarattııım! ” diye bağıran kişi ise melodinin yanında önemsiz kalmış, sesini bize
ulaştıramamış… Hatta belki de ulaştırmak istememiş, sevdiği kişiye ulaştırabildiyse
kendini şanslı saymıştır, kim bilir…
Fakat teknolojinin gelişmesi ile beraber bilginin kayıt edilebilir hale gelmesinin
ardından olay çığrından çıkmış. Bundan 200 yıl önce kaydedilebilen tek şey resim,
müzik notaları ve kitaplar iken şu an insanın iç dünyası dışında tüm dış dünya
kaydedilebilmekte.. Önce radyoların, sonra televizyonların, sonra da bilgisayarların
sahneye çıkması ile, melodiyi mırıldanan kişinin adı kulaklarda tekrar tekrar
yankılanmış, “isim” in ön plana çıkabileceği keşfedilmiş ve oyun bunun üzerine
dönmeye başlamış..
Bireyciliği destekleyen düşünce sistemlerinin gelişmesi ile bu durum, kendine
oyuna katacağı bir başka koz bulmuş. Kişisel gelişim adı altında, kişiyi dünyanın
merkezine koyan, bencilliği öğütleyen spiritüel akımlarla bu durum tavan yapmış..
Ve insanlar farkında olmadan, kendilerini sistemin hakimi sanmış, kenara çekilmiş
ve sürüden ayrılmışlar. Önceleri milliyetçilik, din sömürüsü vb akımlarla insanları
toplu halde savaşa yollayan sistem şimdi milyarlarca yalnız savaşçı yaratmıştır.
Günümüz insanları artık tekil şahıslar halinde paranoyak, egosantrik, bencil,
savaşa hazır; değirmenleri beklemektedirler.
Ancak tüm bu gelişmeler ile internetin yaygınlaşması aslında iki zıt sistemin
karşılaşması gibidir ve doğal olarak gerilim doğurmaktadır. Çünkü internet aslında
tüm bilgiyi olabildiğince özgürce önümüze sermektedir. Oysa insanlar artık o
bilginin “sahibi” olmak istemektedirler…
Oysa “her koyun kendi bacağından asılır” doğrudur da “birlikten kuvvet doğar”
yanlış mıdır?…
Kapital sistemde paylaşım yoktur, etkileşim ve yardımlaşma minimum seviyeye
düşürülmüş, insanlar “ayrı” oldukları düşüncesi ile uyutulmuşlardır.
Sosyal bir sistemin olmaması sebebiyle 6 milyar insan “kapanın elinde kalır”
mantıgı ile para kazanmaya, hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Böyle bir durumda
insanların “bu bilgi benimdir” diye birbirlerini yemeleri doğaldır. Yine doğal olarak
tekeller ortaya çıkmakta, bilgi zenginin “property”si haline gelmektedir..
Bana göre bu dünya sisteminde aksini oturtmak mümkün değildir. Ancak
iyileştirmeler yapılabilir. Bunun da tek yolu küçük grupların kendi contentlerini
yaratarak bunu, oluşturacakları grupları içerisinde paylaşmalarıdır. Tüm dünyanın
bencilliği bırakmasını beklemek bir hayaldir. Ancak küçük çevremizi ufak ufak
büyütmeye çabalayabiliriz. Yoksa yarattığın bir şeyi tüm dünyanın kullanımına açıp,
iyi niyetli davranmalarını beklemek insanı enayi konumuna düşürecektir. Çünkü
birileri mutlaka o bilgiyi sahiplenecektir. Çünkü dünya adil, dürüst, erdemli bir yer
olmaktan çok uzaktır. Hiç bir zaman da olmayacaktır. Bunu savunan ve bağış
toplayan tipler, sistemdeki açığı bulmuş, iyi niyetli bir çok insanın paralarını
almanın, zengin olmanın bir başka yolunu bulmuşlardır sadece. Çünkü önerdikleri
şey insan doğası göz önünde bulunduruldugunda asla ve asla kitlelerce
uygulanamayacagından kendileri dışında kimseye fayda sağlamamaktadır. Eksik
düşüncelerini, iyi niyetlerle bezeyip bir paket haline getirmiş, insanları
kazıklamaktadırlar..
Bir başka ve hatta iyi niyetli bir bakış açısı ile; bir tasarımcı adayı olarak; meseleye
“özgün olmayı başarmak” noktasından bakarsak da özgün olmanın kelime
anlamının şaştığını görürüz.. Özgün, öz-gün olarak ayrılır ve aslında kelimenin kökü
öz’den gelir. Amaç yarattığın her hangi bir şey ile diğerlerinden ayrılmak, kendini
özel-dahi hissetmek değildir. Amaç öze yaklaşmak, özü yakalamaktir. Özü
yakaladıgın kısa anlarda bunun tek anlamının birlik oldugunu hissedersin. O
bütünleşme seni diğerlerinden ayıracağına özünüzün aynı, kökünüzün aynı oldugu
gerçeğini sana yaşatır ve o an kaybolduktan sonra sen bu bilgiyi eylemlerinle
yaşatmak için çabalamazsan, ışığın gözde bıraktıgı iz gibi önce hayali kalır sonra
da tamamen kaybolur..
Bunlar benim düşüncelerim ve hatta hislerim. Bunların yaşanıp yaşanamayacağına
inanıp inanmamak ise tamamen sana kalmış..
Her şeyde oldugu gibi..